Bir eksik, bir fazla…

İnsan kaybetmek diye bir şey var hayatta…

Ölüm halinden sözetmiyorum. “Yaşarken” kaybetmek…

Bu da en az diğeri kadar acı verir… Belki de daha çok…

Sözgelimi, bir ortaklığı bitirmişsin… Zamanında iki kişi anlaşarak kurduğunuz iş, beklediğin gibi gitmemiş, yolunu ortağından ayırmışsın.

Küsmek mi gerekir?

Ya da, eşinden boşanmışsın… Yıllarca birlikte oturduğunuz evden taşınmış, kendine başka bir hayat kurmuşsun. Artık o senin “eski eşin” olmuş.

Bir daha hiç görüşmemek mi gerekir?

Sevgilinle ilişkini bitirmişsin… Bir şekilde hayalkırıklığına uğramışsın, onunla birlikte mutlu olamayacağını anlamışsın, ayrılmışsın.

Düşman mı olmak gerekir?

Bütün ayrılıklar tatsızdır. Mutlu ayrılık yoktur. Hiçbir anlamda.

Ama ayrılık “ölüm” değildir. Olmamalıdır.

Eski ortağın, eşin, sevgilin, artık hayatta değilmiş gibi davranmaya çalışırsan, ayrılık acısının üzerine bir de sen tuz biber ekmiş olursun…

Bir zamanlar el sıkıştığın, seviştiğin, birlikte yürüdüğün insan değerlidir.

Bugün senin hayatında hiçbir sıfatı olmasa bile, seninle ortak hatıralara sahip olduğu için, tarihinde yeri olduğu için değerlidir…

Bu değeri yok saymaya çalışmak saçma…

Eğer ihanet ya da hakaret yoksa o ayrılıkta, bazen hayırlıdır o ayrılık.

Hayırlısıdır…

Bazı ayrılıklar, eskisinden farklı, başka bir bağ kurar insanlar arasında.

Onunla sorunlardan, anlaşmazlıklardan arınmış başka bir ilişki kurarsın, yine mutlu olursun.

Onu sanki artık hayatta değilmişçesine “kaybetmemiş” olursun.

“Kazanan” olursun.

Bunu yapabilmek için aşırı olgun, çok “aşmış” falan olmak da gerekmez.

Ulvi bir erdemden bahsetmiyorum.

Akıl ve olumlu düşünce. Sadece bu gerekir…

Akılsız ve olumsuzlar, zaten bu yazıyı okumasın.

Bir şey anlamayacak ya da anlamak istemeyeceklerdir çünkü.

Onların, kendileriyle çözemedikleri bir dertleri vardır mutlaka…

Ben gururuma çok düşkün biriyim…

Ama insan kaybetmeyi hiç sevmem…

Bana ihanet ya da hakaret etmeyen eski ortağıma, eski eşime, eski sevgilime değer veririm.

Hayal kırıklığı, yeni hayaller kurulmaya başlanınca geçer nasılsa.

Öfke de geçer, bunu bilirim.

Hayatta bir çok kez “sil baştan” yapman gerekebilir…

Ama sildiklerini ayıklamalısın.

Yaşadığın önemli, değerli anları çöpe atmamalısın.

Eşsizdir onlar, orijinaldir.

Eğer insanları titizlikle seçerek hayatına alan biri olmuşsan hep, hayatından çıkarırken de aynı titizliği göstermelisin.

Yaşadığın hayata değer veriyorsan…

“Bir eksik, bir fazla, benim için farketmez” deyip geçemezsin.

Çünkü farkeder…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum yap

Kadın gibi kadın olmak…

Birini çocuk bayramında dünyaya getirdim . Hıdırellez’de doğurdum diğer ikisini. Tesadüf ya da mucize, ne dersen de. Onlardan daha güzel bir şey yok.

Ama, hangi ayın kaçıncı Pazar’ıymış bugün, umurumda bile değil aslında.

Mutlu bir kadınım ben. Artık “hep” mutlu…

Hayata dair projeleri olan, kendinden başka kimseden beklentisi olmayan ve yüreğinde heyecan duyabilen her kadın gibi, mutlu…

Acı verici, eziyetli, zor tarafları da var kadınlığın. Tabii ki olacak, çünkü bunların tümüyle başedebilecek şekilde dizayn edilmiş. Doğadaki her şey işlevini yerine getirmek için var. Nedensiz ve amaçsız varolunmuyor hayatta. Tanrı boşuna yaratmıyor. Ayrıca, Tanrı’nın başyapıtı olmak bedel istiyor. Bence kadınlar bunu farketmeli.

Bu sabah, anne olmuş veya olacak, bütün “iyi kalpli” kadınların anneler gününü kutladım. İyi kalpliliği özellikle vurguladım. Çünkü kadınlık aslında öyle büyük bir güç ki, iyi niyetli değilse o gücü elinde tutan, yıkıcı, yakıcı, tarumar edici olabiliyor. Ruhu ayın karanlık yüzünde dolaşanları kutlamadım bu yüzden.

Yaradılış amacına, varoluş biçimine, sana verilen mucizevi hediyeye ihanet etmeyeceksin, yoksa sevemem ben seni. Sana anneliği hak göremem. Onaracaksın, iyileştireceksin, derleyip toparlayacaksın. Senin misyonun bu. Şeytanın bu kadar çok işbirlikçisi varken bir de sen o tarafa geçiyorsan, gerçekten yazık, günah. Tanrı aklının, gönlünün, bedeninin içine mucizeler yerleştirmişken niye ihtiyacın olsun ki şeytanlaşmaya? Niye kötücül davranışları normalize ederek dünyaya getirdiğin çocuğun zihnini kirletiyorsun, sakat bırakıyorsun? O seni her halinle sevecek, benimseyecek, sanki bilmiyor musun? Şeytan dize gelsin senin karşında, sen niye ona biat ediyorsun? Gücünün farkında olsana? Sevsene kendini?

Neyse…

Belki herkes, anneler günüyle ilgili farklı bir yazı yazmamı bekliyordu bugün…

Üç çocuk dünyaya getirdiğim için.

Çocuklarıma taptığım için.

Hepsinin adında “Deniz” olduğu ve Deniz “ben” olduğum için…

Evet, “D Takımı” diyorum bize, koltuklarım kabararak. Mona Lisa’yı yaratmış Leonardo da Vinci gibi hissederek kendimi. Hatta zaman zaman megalomani sınırlarında gezinerek… Duygu taşması oluyor çünkü, mazur görün beni…

Ama daha başka bir yazı çıktı işte bugün.

Temel özelliği doğurganlık olsa da, en önemlisi yalın haliyle “kadın” olmak. Bence öyle.

Kadın gibi kadın…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum yap

“İlk”ler tarihe geçer…

Kleopatra filminin setinde tanıştılar.

Marcus Antonius’u oynuyordu Richard Burton.

Liz Taylor’a delice tutuldu.

Bütün yaşamını o menekşe gözlere adadı.

Bunu yaparken hiçbir şey düşünmedi, sadece sevdi…

Ve “çılgınca” mutlu oldu.

İlişkileri hiçbir zaman normal olmadı ama.

İkisi de alkolikti.

Birbirleriyle birkaç kez evlenip ayrıldılar, şiddetli fırtınalar atlattılar, ama birbirleri için hep vazgeçilmez oldular.

Liz Taylor 79 yaşında kalp yetmezliğinden hayatını kaybederken, başucunda sevgilisinin ona yazdığı ve 27 yıldır sakladığı mektup vardı…

Burton, ölmeden üç gün önce yazmıştı onu.

Ünlü kadın, o mektupla gömüldü.

Bence şanslı bir yazgı bu…

“Ölümsüz aşk” diye bir şey yoktur aslında, ama bazıları için “büyü” tutuyor işte bazen.

Birisi senin için vazgeçilmez olabiliyor.

Bir şekilde, kopamıyorsun.

Çok özel durumlar bunlar.

Biliyorsunuz, hayatı siyah – beyaz gören biri değilim ben.

Çoğu zaman mucizelerin, aradaki gri tonlarda saklı olduğuna inanırım.

“Hayat her gün yenilenir ve yinelenir” derim hatta…

Belki de bir tek bu konuda esnekliği yok düşüncelerimin:

Başka kimseyle yaşamadığın bir şeyleri ilk kez yaşadıysan biriyle, ayrıcalıklı bir duyguyu, bir hali, sadece onunla birlikteyken yakaladıysan, onun yerine başka birini koyman mümkün olmaz…

Onun yeri başka, kıymeti başka olur.

Sonra istersen başka yerlere savrul git, yine de kimse onun tahtını deviremez.

Çünkü “ilk”ler sadece bir kez yaşanır.

Tekrarı yoktur.

Sonradan ne yaşarsan yaşa “ben bunu daha önce yaşamıştım” diyorsan, onun “eşsiz” olma özelliği yoktur.

Şanslıysan, tarihe geçiyorsun işte.

Yazgı meselesi…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 1 Yorum

Çello dinlerken, ne oldu birden..?

Çellonun sesi yüksek tavanlı boş salonda çığlık gibi yankılanıyordu. Bembeyazdı salon. Soğuktu. Ama genç adam hiç üşümüyordu. Hatta yüzünden ateş çıkar gibiydi çelloyu çalarken. Üzerindeki siyah kazak ve uzun deri ceketi onu boğmaya başlamıştı. Blucini de sıkıyordu sanki. İyi çaldığı zaman böyle olurdu. Kan dolaşımı hızlanır, damarları şişer, genleşirdi. Nabzının şiddetli atışını boynunda, şakaklarında ve kasıklarında hissederdi. O zaman iyi çaldığını anlardı. Arşe, kolunun, elinin bir uzantısıymış gibi gelirdi böyle zamanlarda. Sanki parmakları arşeyi tutmuyormuş da, bir tür oynak eklemmiş, birbirine bağlıymış gibi. Bacaklarının arasındaki çellonun ahşap gövdesi ısınır, kendi vücut ısısına ulaşırdı. Akçaağacın kıvrımlarını bacaklarının arasında tam kıvamında bir baskıyla hissettiğinde, Sonya’yı hatırlardı genç adam. İnce belli, dolgun kalçalı sevgilisini. Onunla sevişmelerini… İşte böyle zamanlarda gerçekten iyi çalıyor demekti…

Çek besteci Dvorak, çello konçertosunu tek başına sekiz saattir egzersiz eden bu deliyi görse ne hissederdi bilinmez, ama müziği bitiren genç adam ayağa kalktığında kendini gerçekten iyi hissediyordu. Çalışmak onun için disiplin gerektiren bir şey değildi, çünkü çalışmaktan başka bir şey bilmiyordu. Sosyal hayatı yoktu. Arkadaşı yoktu. Sonya gittiğinden beri hayatına bir tek kadın bile girmemişti. Gerçi Sonya varken de farklı değildi ya… Çatı katındaki dairesinde, dağınık yatağa yüzükoyun uzanıp yüzünü ellerinin arasına alarak sevgi dolu bakışlarla kendisini izleyen Sonya’yı öyle özlüyordu ki… Saatlerce sıkılmadan izlerdi Sonya onu. Bazen sessizce yemek pişirir, kitap okur, bir şeyler yazardı. Evin içindeki hareketleri bir kelebek uçuculuğunda olurdu. Dikkatini dağıtmaz, rahatsız etmez, sadece huzur ve mutluluk verirdi genç adama. Şimdi, gözlerini kapadığında yine Sonya’nın yanıbaşında uzanmış onu dinlediğini hayal etmek bir nebze olsun rahatlatıcıydı. Yapacak başka bir şey kalmamıştı zaten. Sonya, bir daha geri dönmemek üzere gitmişti.

Ülke, yüzyılın en soğuk gecesini yaşıyor olmalıydı. Kar yağışı bitmiş, yerlerde incecik beyaz bir tabaka, katılaşıp donmuştu. Sokak lambalarının ışığı bile donmuş gibiydi sanki. Deri ceketinin yakalarını kaldırıp cebinden eldivenlerini çıkaran genç adam, sırtına astığı çellosuyla birlikte, ince kar tabakasının üzerinde koyu birer leke bırakan adımlar atarak gecenin içinde ilerledi. Köprüden geçmek istemiyordu aslında. Ama o yöne doğru gidecekti bu kez. Hava, uzun süre yürüyüş yapılamayacak kadar soğuktu. Köprünün üzerinden geçerken sağa sola bakmadan yürüdü. Değirmeni görmek istemiyordu. Nehri ve nehir suyuna yansıyan ışıkları görmek istemiyordu. O şehir, o köprü ve yaşanan her şey bitmişti genç adam için. Sadece kendine ait olan çellosu dışında hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı. Yeniden anlamlandırmak da istemiyordu hiçbir şeyi. Sanki Sonya’ya ihanet edecekti böyle yaparsa. Ne demişti gitmeden önce sevgilisi ona?..

Ben yaşamayı seninle sevdim… Beni düşünmeyi unutursan bir gün, o zaman gerçekten ölürüm.

Genç adam, Sonya’ya ihanet etmezdi.

En umulmadık zamanlarda başlanır ya öykü yazmaya… Rastgele müzik dinlerken, zihninde bir öykü beliriverir mesela, yazmaya başlarsın, çünkü kağıda dökmezsen için rahat etmez… Yazarken hiçbir amacın da yoktur üstelik. Sonya’nın kim olduğunu bilmezsin, genç adamı tanımazsın. Yazdıkça öğrenirsin. Sanki o varolmayan karakterler kendi öykülerini anlatmaya başlarlar sana. Belki saçmasapan bir şeydir. Belki bir yerde sıkılır, onları yüzüstü bırakır gidersin. Belki de kendini kaptırıp öyküyü sonuna kadar dinlersin. Birkaç hafta önce kaleme alınan bu eskiz de böyle bir şey işte. Kaderi belli değil. Sadece paylaşmak istedim. Belki kısa bir süre için, sıradan bir Pazar gününe mola verip başka bir yerlere gitmenizi sağlar. Belki hüzünlendirir, belki meraklandırır. Sonunu ben de bilmiyorum. Yalnız, bence karamsar bir öykü değil bu. Sürprizlerle dolu. Bu yüzden bu kadar "dipte" başlıyor. En azından bana öyle geldi.

Bilinçaltı ne acayip şey…

Müzik, nasıl bir muamma…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 2 Yorum

Anlatması zor bir masal bu…

Aradığını bulamayanlar, bulduğunu sanıp sonradan hayal kırıklığına uğrayanlarla ilgili yüzlerce masal biliriz.

Ama şimdi size biraz daha zor bir masal anlatacağım.

Bir kadının hayatına dair…

Tanrı ona bir kader çizmiş, alınyazısını yazmış, dünyaya göndermiş.

Henüz ilkokula bile gitmiyorken, sevdiklerini kaybetmeye başlamış.

Yeni doğan bebek kardeşini, ailesinin en sevdiği üyelerini… Peşpeşe gidişlerini korkuyla izlemiş.

Sonra çocuğunun babası öldürülmüş, yavrusunun travmalarıyla başbaşa kalmış.

Birilerinin vaatlerine kanmış, birileri tarafından dolandırılmış, birileri tarafından aldatılmış, yalan dolan, hırsızlık, iftira, binbir dert, binbir belayla sınanmış.

37 yıl sonra bir gün, yeni bir hayat kurmuş kendine.

Artık üç çocuğu varmış.

İşine geri dönmüş.

Yoruluyormuş, antidepresan kullanıyormuş vs…

Geriye tek dileği kalmış Tanrı’dan; çocuklarından ayrılmadan, hakettiği gibi yaşayarak hayatı sürdürebilmek.

Yemin etmiş “artık akıllandım” diye… Söz vermiş:

“Tek başıma devam edeceğim yürümeye…”

Tanrı, plan yapanlara çok gülermiş oysa.

Peşpeşe tuhaf şeyler olmaya başlamış kadının hayatında.

İşi büyük başarı kazanmış.

Çevresinde kocaman bir dostluk ve sevgi çemberi oluşmuş.

Çocukları, gelişim tablosunda aniden atılım yapmış, sıçramış.

Onca fena tecrübe, şimdiki zamana oturmuyor, geçerliliğini giderek yitiriyorken…

Bir de üzerine bahar gelmesin mi?

Kusur bulamadığı bir kalp çarpıntısı tatlı tatlı içini ısıtmasın mı?

“Biri beni çimdiklesin, bir an önce uyanayım, bu rüya uzun sürerse uyandığımda daha çok üzüleceğim” diye düşünmüş kadın.

“Fazla iyi gidiyor hayat. Bu benim daha önce okuduğum kitap değil. Bu kez sorular bilmediğim yerden geldi. Ne yapmam, ne söylemem gerektiğini hep bilirdim, şimdi bir halt bilmiyorum” deyip duruyormuş kendi kendine…

Korkudan ödü patlıyormuş.

Anlattıklarım ne kadar anlaşılır bilmiyorum ama..?

Masal bu ya, olur da karşınıza çıkarsa, biraz idare edin bu cahili.

Samimiyetine inanın.

Seçim dönemi konuşmaları yapmaz o, çünkü seçimlere girmek gibi bir niyeti yok gerçekten.

Politikaya hiçbir zaman ısınamadı.

Ben kefilim :)

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 3 Yorum

Mina & Mısra… ( Deniz & İrem – Next Generation :)

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 1 Yorum

Sararmış bir gazete sayfası…

Eski yeni binlerce plak vardı dükkanda.

Klasiklerin durduğu tozlu bir raf gördüm, elimi attım, plaklardan birini çektim raftan. En sevdiklerimden biri geldi. Tchaikovsky, Kuğu Gölü. Ama çok eski bir plaktı. Kılıfını açıp bakmak istedim çizik falan var mı diye. İçinden eski bir gazete sayfası çıktı. 1960’larda plağın sahibi gazeteden kesmiş o sayfayı, katlayıp arasına koymuş, saklamış. Açıp baktım. “Ankara Devlet Balesi Kuğu Gölü’nü sahneledi” diye geniş bir haber yapmışlar. Fotoğraflar vardı. Sahne fotoğrafları. Temsil sırasında çekilmiş. Siyah beyaz. Sonra, bir anda dondum.

Sırt çantalı, yakışıklı bir genç adam vardı dükkanda, o da plaklara bakıyordu. Sararmış gazete sayfasındaki fotoğrafları ona göstermek istedim, ama gördüğüm şeyin gerçekliğinden emin olmak için bekledim birkaç saniye. Sonra, nihayet konuşabildim…

“Bu plağın içinden annemin fotoğrafı çıktı ya…”

Sırt çantalı yakışıklıyla dükkan sahibi başlarını kaldırıp bana baktılar. Hepimiz şaşkındık.

Sık sık anıyorum Einstein’ın o sözünü.

“Önümüzde iki yol vardır” diyor. “Biri, herşeyin mucize olduğunu düşünmek, diğeri, hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek…”

Hangisini seçersen seç… Bu yaşadığım şey normal ve sıradan değildi.

Paha biçilmez anları ıskalamamalı. Dibine kadar yaşamalı, içine çekmeli, ruhuna sindirmeli. Bunların tekrarı yok çünkü.

Mal, mülk, para ve her şey bu dünyada kalacak, ama pamuklar içinde sakladığımız, üzerine titrediğimiz bazı şeyleri yanımızda götürebiliriz öbür dünyaya.

Uzun uzun yazabilecek sabrım ve dinginliğim yok şu anda. Hafta içi nasılsa tekrar görüşürüz.

Bu Pazar sadece biraz düşünün istedim.

Yanınızda götürmek için saklayıp biriktirdiklerinizi…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum yap

Hep müzik olsun…

Sana bir öykü anlatacağım, okur :)

Sahiplerinden izin almadan, aflarına sığınarak.

İnsanlar benim için çok değerli. Kurdukları hayaller… Öksüz bırakamam onları.

Madem ki hayallerin aynasıyız, bunun anlatılması gerekir.

Belki de kimsecikler bir şey anlamaz. Belki sadece senin için yazıyorumdur bunu. Biliyorum çünkü, sen anlayacaksın.

Başını, sonunu kaçırdığım bir öykü bu aslında. Sadece ortasında buldum kendimi. Yukarıdan aşağı, soldan sağa, yakaladığım yerden okumaya başladım. Belki de yeni bir şey değildir, bin yıldır aynı şekilde devam ediyordur, bunu bilemem. Bilmeye de çalışmam.

Dinle şimdi…

Yıllar önce karşılaştı bunlar. O zaman aralarında hiçbir şey olmadı. Sonra, zaman ve mekan onları tekrar buluşturdu, birbirlerinden tamamen habersiz… Büyü tuttu.

Kafalar karıştı, kimya alt üst oldu. Ortalığa kıvılcımlar saçıldı. Renkler, kokular… Dünya değişti.

Birbirlerine zarar vermek istemediler. Herkes, durduğu yerde hayatını sürdürdü. İş, güç, sorumluluk. Ama alıkoyamadılar da kendilerini. Bodoslama daldılar içine. Yoruldular, uykusuz kaldılar. Hırpalandılar…

Yaydan çıkmış ok misali, hızla ileri doğru fırladılar.

“Sensiz gitmem”ler, “sensiz olmaz”lar, “çok çabuk özlüyorum”lar uçuşmaya başladı havada.

“Yavaş yavaş yürüyelim, kendimizi kaybetmeyelim” temennileri günde bir doz tekrarlandı bir yandan.

Çelişkili görünüyor ama öyle değil aslında. Bildiğin “yalın” bir öykü bu.

Tanrı, plan yapanlara çok güler, bilirsin…

Kaderi sorgulayamazsın ayrıca. Kehanette de bulunamazsın. Yasaktır.

“Vah vah, ne çaresizim” diye de hayıflanmazsın ama. Tuhaf bir şekilde, gurur verir bu durumda olmak. Işığı içinde hissedersin, dik durursun, yürür gidersin.

Sana kendimi tarif etmeme gerek var mı? Bence yok. Biliyorsun beni. Öyküdeki dişi de aşağı yukarı böyle biri. Deli yani.

Düşünsene…

Birlikte yürüdükleri zaman, cenneti görüyor.

Hep müzik olsun, hep elini tutsun, bu yetiyor.

Ha, bu arada… Deli evet, ama saf değil. Şeytan gibi kurnaz. Çok büyük menfaat güdüyor bundan.

Daha iyi oyuncu, daha iyi yazar, daha iyi anne, daha iyi kadın olmak gibi.

Unutma… Gidip bunları satın alabileceğin bir yer yok.

İşte hepsi bu.

Sana söylemiştim, öykünün başını sonunu kaçırdım diye. Yakaladığım yerden okumaya başladım ve bildiğim kadarını anlattım.

Söyle bakalım şimdi…

Hayallerinin yansımasını görebildin mi?

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 3 Yorum

Gerçek bir skandal…

Terasa çıktım, hava puslu.

Karşımda Conrad, çatılar, deniz… Her şey kiremit rengi ve gri.

Bir de pembe kumru var, sabah sürprizi… Fotoğrafını çekmeme izin vermiyor, uçup karşıdaki çatıya konuyor.

Aklımda Dolce Vita filmi… Paparazzo gibi, öylece kumruya bakıyorum.

Tatlı Hayat…

“Fellini’nin ilk gerçek skandalı” diye tarif edilir…

Sadece herkesle kafa bulup eğlenmek isterken, kilisede bomba patlattığı için sanırım.

Gerçeklikten iplerini koparıp, şeytansı bir alayla dehasını ortaya koyduğu için.

Fazlaca entelektüel bulursun, hatta izlerken sıkılır gibi olursun, ama sonra kafanı günlerce meşgul eder… Kendini kurtaramazsın.

“Akdenizli” büyüsü vardır o filmde.

Tatlı hayat yaşayan… İştahla yiyen, içen, sevişen… Kendiyle ve hayatla dalga geçen… Başka türlü varolamayan…

Çekiciliği bundandır.

Roma benim, İstanbul’dan sonra en sevdiğim şehir… Gece klüpleriyle çılgın partileri yüzünden değil ama… Yaşlı binaların tepesinden aşağı doğru bakan, bana kendimi gözetleniyormuş gibi hissettiren heykeller yüzünden.

Yine de İstanbul başka.

“Can”dır İstanbul…

Tutkulu… Biraz da marazi…

Bir kadın okurum benim için “hayallerimin aynası” dedi geçenlerde.

Birinin hayallerinin yansıması olmak… İlham vermek… Korkutucu derecede sorumluluk isteyen bir iş.

Bir başkası için, günü cennete veya cehenneme dönüştürebileceğini bilirsin çünkü…

Bu sabah birkaç dakika, çatıdaki pembe kumruyu izledim…

Saat gibi tıkır tıkır işleyen, hiçbir sekmeye ve ertelemeye tahammülü olmayan hayatımın içinde, kendi aynamdaki hayalleri besleyen büyülü bir mola gibi geldi bu bana.

Akdenizli ruhu…

Belki bundan biraz daha fazlası.

Seni sahipleniyor, kıskanıyor, başkalarından sakınıyor…

Acaba bu duygu nasıl tarif edilir..?

“Yaşama sevinci” deyip geçilmez ki buna..?

Hayatın kendisiyle sevişir gibi hissediyorsun. İçinde barındırdığı her şeyle birden. Öyle birşeyler taşıyor ki içinden, böyle hissetmek ayıp geliyor, utanıyorsun.

Pembe kumru, Paparazzo’dan kaçıp uzaklaşıyor…

Gözümün önünde Anita Ekberg, Aşk Çeşmesi’ne girip sırılsıklam ıslanıyor…

Gerçek bir skandal…

Ne güzel.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum yap

“Sen öldür, ben gömerim…”

Tiyatro müdürüydü o, tanıştığımızda… “Bu çıtı pıtı hatun koskoca tiyatroyu nasıl yönetiyor?” diye düşünmüştüm, hatırlıyorum. Sonra, samimiyet ilerledikçe, o kırk sekiz kiloluk bedenin nasıl bir içeriği olduğunu anladım.

Bir ara dergi çıkartmaya karar verdi. Sonra bir dönem modacı olduğunu, bana sezonun yeni kreasyonlarını tanıttığını hatırlıyorum. Bugünse koskoca bir vakfın koskoca hastanesinde üst düzey bir pozisyonda devam ediyor kariyeri, ama artık onun yapabileceği hiçbir şey beni şaşırtamaz.

Biliyorum çünkü, bir gün birilerine uzay mekiği lazım olursa, onun NASA’da bağlantı kuracağı biri vardır mutlaka. Mesela bilinmedik bir sokağın köşesinde çiçek satan adamın onu görünce ayağa fırlayıp “Nasılsın canım ablam? Saygılar!” diye seslenmesine falan hiç şaşırmam ben…

Hangi tornadan çıktığı önemli tabii! “Lycee de Galatasaray…”

Onunla tanıştığımız günün üzerinden uzun yıllar geçti. Hayatı öğretti bana, kafama vura vura. Kendi de öğrendi bir yandan.

Çok şey oldu. Genç yaşımızda… Çok fazla şey.

Oturduğumuz evler değişti, çalıştığımız işler değişti, görüştüğümüz insanlar değişti… Olanca kum, elekten akıp gitti…

Yollarımızın kesişmesini, hayatlarımızdaki paralelliği, makas değiştirmeleri hep mucize diye gördük.

En kötü acıları çekerken, dul kalırken, en büyük hataları işlerken, dolandırılırken, şöhret olurken, domuzluk edip birbirimizle konuşmazken, en güzel bebekleri dünyaya getirirken, mutluluktan ağlarken, boşanırken, işsiz, parasız, evsiz kalırken, en soğuk savaşları verirken, aşık olurken, aldatılırken, en şiddetli gülme krizlerini geçirirken, hep yanımdaydı o benim, ben de onun.

Bu filmde birlikte oynamadığımız rol, çekmediğimiz sahne kalmadı. Finale kadar olacakları da merakla bekliyoruz, çünkü bizim filmimizin kurgusu pek sıradan değil…

Sıradan değil diyorum ya, bu belki yazgının niteliği, belki de bizim kişiliklerimizden kaynaklanıyor… Bilmiyorum.

Aramızda bir anlaşma var bizim. Adı:

“Sen öldür, ben gömerim”

Bunun, normal muhabbetteki normal kişilerin yadırgayabileceği türden bir şey olduğunu biliyorum, ama bizi en iyi anlatacak şey de budur…

Açılımı:

“Tut ki geceyarısı beni aradın…

Tut ki ‘ben birini öldürdüm, bunu ortadan kaldır’ dedin…

Her neredeysen, yanına gelirim…

O sırada sana ‘neden öldürdün’ diye sormam…

Haklı veya haksız oluşunu umursamam…

Sadece götürüp gömerim…

Sonra da, başımıza neler geleceğine bakarız birlikte…”

Anlaşma bu.

Kaç kişiyi suç ortaklığına gönüllü olacak kadar “can” görürsün bu hayatta?

Kaç kişi “dostluk” kavramını bilinen kalıpların dışında, başka türlü tarif ettirebilir sana?

Çocuklarım, ailem bir yana… Varlığına en çok şükrettiğim…

“Eşsiz”im…

İyi ki doğdun İrem.

37 sana çok yakışacak:)

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 1 Yorum