“Mutlaka sev, ama sakın aşık olma…”

Adı “aşk” olan bir hastalık vardır…

Ve buna yakalanmamış pek az insan.

Bilenler, bilmeyenlere anlatsın:

Sabah gözünü açar açmaz ilk önce onu düşünürsün…

Gece uykuya dalmadan en son onu düşünürsün…

Gün boyunca, dakika başı o gelir aklına.

Kalbin hızlı hızlı çarpmaya başlar…

Ondan başka her şey önemini yitirir…

Sadece onun yanında olmak istersin…

Aşıksan, özlersin…

Basbayağı hasret çekersin…

Sanki onu tanımadan önce bir hayatın yokmuş gibi, sanki onunla doğmuşsun gibi, bundan sonra onsuz nefes alamayacakmışsın gibi hissedersin.

Sendromların hepsi bununla kalsa iyi!..

Aşıksan, sahiplenirsin…

Onu kendine, kendini ona çok yakıştırırsın…

Elini tutup yürümekten gurur duyarsın…

Bütün dünyaya “o benim” diye haykırmak gelir içinden.

Aşıksan, kıskanırsın…

Senden başka kimseye bakmasın, sadece seninle ilgilensin istersin…

Ona yaklaşanlara düşman kesilirsin.

Aşıksan, kırılırsın…

Onun en ufak ters davranışında, en ufak ihmalinde dünya başına yıkılır…

Küsersin…

Sonra, ondan mahrum kaldığın için üzülürsün…

Kendine acırsın.

Aşıksan, aldanırsın…

Onun kusurlarını, zaaflarını görmezsin…

Birileri onu eleştirmeye kalkarsa dünyanın en ateşli avukatına dönüşürsün…

Mantıklı düşünemezsin…

Onunla birlikte olman imkansız olsa bile, senin için yanlış olsa bile, hayatına zarar verse bile, ondan vazgeçemezsin.

Aşıksan, korkarsın…

Onu kaybetmekten, onu mutlu edememekten ve daha birçok şeyden korkar, sık sık paniğe kapılırsın.

Aşıksan…

Eğer gerçekten aşıksan, mutlaka hata yaparsın.

Öyle kör, öyle sağır olmuşsundur ki…

Onu öyle yüceltmiş, öyle kusursuz bir yere konumlandırmışsındır ki…

Eninde sonunda büyü bozulur.

Bile bile lades:

Aşıksan, hayalkırıklığına uğrarsın…

Ya kandırılmış, aptal yerine konmuş…

Ya da değersiz hissedersin kendini…

O, senin sandığın gibi kusursuz değildir çünkü…

Kimse kusursuz olamaz çünkü…

Ve bununla yüzleşmek acı verir.

Paranoya krizleri de acının üzerine “ekstra” tuz biber ekebilir…

Yüreğin cayır cayır yanar, öfkelenirsin.

Öyle zayıf düşersin ki, çocukluğundan beri içine attığın, tepki duyduğun her şey birden hortlayıverir…

Sende iz bırakan ne kadar kötü hatıra varsa ayaklanır…

Gelmişine geçmişine isyan edersin.

Evet…

Eğer gerçekten aşıksan, ondan nefret edebilirsin…

Hatta aşkın ne kadar büyükse, o kadar nefret edersin…

Ve tabii ki, intikam almak istersin.

“Bana çektirdiğin acıyı sana ödeteceğim” dersin…

Ya gözünün önünde başkalarıyla birlikte olup nisbet yaparak…

Ya artık onu hiç umursamıyormuş, hatta “aslında hiçbir zaman önemsememiş” gibi davranarak…

Ya da onu en zayıf noktalarından vurup, duymak istemeyeceği en yaralayıcı şeyleri söyleyerek.

Aşık bir insan, bütün bunları yapabilir…

Sadece bir tek şeyi yapamaz:

Gidemez.

Yaşananları silip uzaklaşamaz.

Öfke içinde, intikam peşinde, düşman kesilmiş, gaddar birini görürseniz eğer…

Bilin ki o hala aşıktır.

Aşkı devam ettiği sürece, arıza çıkarmadan duramaz…

Zulmeder…

Saçmalar…

Belki kendinden sıkılır ama yine de kendini tutamaz.

Sessizliğe gömülüp ortalıktan kaybolana dek aşkından şüphe etmeyin onun.

İntikam almaktan vazgeçtiği gün…

İşte o zaman anlayabilirsiniz…

Aşk bitmiştir.

Peki ya “onu affedip devam etmek”..?

Bu da bir seçenek… Değil mi?

Külliyen yalan.

Aşıksan, çektiğin acıyı burnundan fitil fitil getirmeden onu affedemezsin…

Ancak onu “affetmiş gibi” yapabilirsin…

Sonra da her fırsatta ona irili ufaklı iğneler batırırsın…

Sen batırmak istemesen de, kirpinin dikenleri gibi içinden çıkıverir o iğneler…

Bu, intikamın sinsi bir türüdür…

Ve genellikle kadınların tercihi.

Ortalığı yakıp yıkmak yerine, zamana yayarak, inceden inceye tadını çıkarırlar intikamın…

Tabii eğer aşk varsa.

Kırgınlık, kıskançlık, öfke, nefret…

Aşk hamurunun içindeki malzemelerdir hepsi de…

Aşkın tarifinde bir tek “huzur” yoktur.

“Çare” de yoktur tabii…

İşte bu yüzden destanlara, romanlara, filmlere konu olur…

Ve yine bu yüzden, sürekli tembih ediyorum aynadaki kadına!

Öğüdümü dinleyeceğini umuyorum:

“Mutlaka sev ama sakın aşık olma…”

Reklamlar
Deniz Ugur içinde yayınlandı | 3 Yorum

Sonunda adını koydum…

Birkaç aydır kendimde bir tuhaf haller gözlemliyorum…

Önce itiraf edemedim kendime…

“Bu bir süreçtir, geçer” dedim…

Sonra baktım ki geçmiyor, mecburen itiraf ettim…

Aynadaki kadınla birlikte oturup düşündük, yeni ruh halimizin adını koyduk:

Yabancılaşma.

“Düşünceli görünüyorsunuz, bir sorun mu var?”

“Bu aralar sende bir durgunluk var şekerim, ne oluyor?”

“Ne düşünüyorsun?”

Hemen her gün, sevdiklerim buna benzer sorular soruyor bana…

Hiçbir sorunum yok oysa…

Düşünceler içinde boğulmuş filan da değilim…

Öyle, boş boş bakıyorum yüzlerine…

“Hiç” diyorum…

Anlamıyorlar…

Bir şeyler sakladığımı düşünüyorlar…

Halbuki içim dışım birdir benim…

“Hiç” diyorsam, gerçekten hiçtir.

Bunu anlatamıyorum, anlatmaya çalışsam da kimseyi inandıramıyorum…

Oysa hayatımdan çok memnunum…

İçindeki bütün yorgunluklardan…

Ağrılar ve sızılardan…

Sorumluluklardan…

“Ben” olmaktan…

Hepsinden memnunum.

Hiçkimseyle hiçbir alıp veremediğim yok.

Çözemediğim, kafama taktığım bir şey yok.

“Yabancılaşma”yı nasıl tarif edebilirim, bilmiyorum.

Bu biraz korkutucu bir şey aslında…

Galiba, insanların egolarını “görmeye” başladım ben…

Somut anlamda yani.

Hani filmlerde olur ya, etrafta dolaşan hayaletler vardır, onları kimse görmüyordur, ama biri görüyordur…

Aynı bunun gibi.

İnsanlar ruhlarıyla değil egolarıyla konuştukları zaman bunu ayırdedebiliyorum.

Sanki bedenden sıyrılmış, elle tutulur, gözle görülür bir varlık gibi beliriveriyor karşımdakinin egosu…

Hırslarından, tutkularından, öfkelerinden bahsediyor…

Ve içinden çıkan o tuhaf varlığı gördükten sonra, karşımdakinin ne yaptığı veya ne söylediği bana hiçbir şey ifade etmiyor.

Sanki bir fanusun içindeyim…

Sanki insanların gözü kapalı…

Ben onların egolarını adeta canlanıp vücut bulmuş gibi karşımda görüyorum…

Onlar bunu farketmiyor.

Çelişkiye bak:

Hayat bir “projeler bütünü” değil mi?

Hırslarının seni sürüklediği “mutsuzluk” içindeyken kendini hayatta başarılı sayabilir misin?

Başarılı sayılmak için güzel geçen tatiller, kopmayan dostluklar, iyi devam eden ilişkiler ve istikrar (sahip olduğun maddi manevi değerleri korumak, onlara sahip olmaya devam etmek) gerekmez mi?

Zaman, bütün zaferlerden daha güçlü değil mi?

Arkanızdan şunun söylenmesini ister miydiniz?..

“Tarihe geçti, ama mutsuz yaşadı.”

Bence bu büyük bir başarısızlık sayılır…

Hatta büyük bir yenilgi.

Dediğim gibi…

İnsanların egoları hayalet gibi çevremde dolaşıyor…

Ne istediklerini bilmiyor da, biliyor gibiler…

Bir nevi başarı istiyorlar…

Bir tür zafer kazanma peşindeler…

Bir çeşit mutsuzluk, tatminsizlik içindeler…

Ve bunların hepsi benim gözümde saçmasapan şeyler.

İnsanları sevmekten, olduğu gibi kabullenmekten vazgeçmedim ama…

Ruh halim konusunda samimiyetsizlik edemem…

Ve sonunda adını koyabildiğim için huzurluyum…

İşte “yabancılaşma” böyle bir şey.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir dönemin kadınları…

Biz, annelerimizden dinlediğimiz masallarla büyüdük.

Ayşegül kitaplarımız, Fatoş bebeklerimiz vardı.

Siyah beyaz televizyonlarda yayınlanan anarşi haberlerini hayal meyal hatırlarız…

İlkokula örgülü saçlarımızdaki beyaz kurdelelerle gidip, önce “devlet başkanı” sonra “cumhurbaşkanı” demeyi öğrendik…

Kırmızı kap kağıdıyla defter kaplamak, sayfaların köşesi kırışmasın diye ataçlamak, “inci gibi” el yazısı yazmak gurur kaynağımızdı…

Ortaokulda cicili bicili ithal kırtasiye malzemeleriyle tanıştık, tüketici olduk…

Lisede, ellerimizden düşürmediğimiz romanlarla, gözyaşı dökerek izlediğimiz filmlerle aşık olduk…

Sonra, üniversiteler bitirdik, “modern ve özgür” kimliklere büründük…

Ama romantik hayallerimizden vazgeçmedik…

Vazgeçmemiz gerekeceğini bilemedik.

Boşuna “apolilitik bebeler” demedi 78 kuşağı bize…

Bireyci olsak da en azından çevreye duyarlı, otoriteye saygılıydık…

Sonra, bildiğimiz dünyanın “her şeyin paradan ibaret olduğu bir dünyaya” dönüştüğünü şaşkınlıkla farkettik…

Artık cep telefonları ve internet vardı üstelik…

Herkes ve her şey “kolayca ulaşılabilir” olmuştu…

Bizse gelişen teknolojileri kullanmayı mecburiyetten, istemeye istemeye öğrenmiştik…

Ofsaytta kaldık…

Yarım asırdır babalarımızla aynı yastığa baş koyan annelerimizin aksine, evliliklerimiz yürümedi…

Tahammül ve sadakat çıtası yere düşmüştü…

Erkekler değişmişti…

Onlar babalarımız gibi değildi…

Kızlar da değişmişti…

Çocukken “ayıp” diye bellediğimiz “menfaatperestlik”, kabul gören, hatta onaylanan ve hatta böbürlenilen bir sıfat haline gelmişti…

Kafalarımız karıştı…

Ne 78 kuşağının keskin idealizmini, ne milenyumun arsızlığını benimseyebildik…

“Her insan değerlidir” öğretisiyle “herkesin bir fiyatı vardır” söylemi arasındaki uçurumda, havada asılı kaldık…

Hayalkırıklığına uğradık…

“Hayatımın erkeği karşıma çıkacak, evleneceğiz, birbirimizi sonsuza dek seveceğiz ve birlikte yaşlanacağız” formatındaki masalları, alay konusu olmamak için dillendirmeyi bıraktık…

Çevremizde “bir dönem sevgili olalım” konseptinin ötesine geçilmediğini görüyorduk çünkü…

Ama buna alışamadık.

Seksen kuşağı kadınlarıyız biz…

Yazgımız, çok ciddi bir geçiş dönemini bütün etkileriyle yaşamaktı.

Yakın geleceği, aramızdan kaybolup gitmeyenlerimiz, yükselip güçlenebilenlerimiz yönetiyor, yönlendiriyor olacak…

O zaman dünyayı bizim gözlerimizle görebilirler belki…

“Bizim” dünyamızı…

Ne yırtık, ne de yırtıcı.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 19 Yorum

Sır…

İnanmak zordur bazen…

Özellikle depresyonun eşiğindeyken…

Ama “inanmak” her şeydir aslında…

Çünkü inanırsan vardır, inanmazsan yoktur o.

Yok olan bir şeyin iyiliğini göremezsin.

İnanırsan, varedersin…

Ve görürsün.

Belki kafa karıştırıcı geliyor bu sözler…

Aslında hiç değil.

Anlamak için sırrı bilmeli sadece…

Ama bu “sır”, anlatılacak bir şey de değil.

Tıkalı bir kanalı açmak gerekiyor…

Sırrı kendi kendine keşfetmek.

Diyelim ki, iflas ettiniz…

Tam da o sırada, bir arkadaşınızın işleri açıldı, kazandıkça kazanıyor.

Diyelim ki, sevgilinizden ayrıldınız…

Tam da o sırada, bir arkadaşınız dillere destan bir düğünle evleniyor.

Diyelim ki, üniversiteyi birincilikle bitirdiğiniz halde bir yıldır iş bulamadınız…

Tam da o sırada, üniversite diploması bile olmayan bir arkadaşınız yüksek bir maaşla yeni bir işe girdi.

Bunlara benzer dönemlerden geçerken ne hissedersiniz?

Sırrı bilmeyen kimselerden genellikle şu yanıt geliyor:

“Kıskançlık!”

“Hırs!”

“Depresyona girerim!”

Sakın…

Altbenliğini yönetemeyen insanlar kendi tuzaklarına düşüyorlar…

Oysa, böyle dönemlerde fırsatlar yatıyor.

“Kendin mutsuzken bir başkası adına mutlu olabilme” erdeminden bahsetmiyorum.

Neredeyse somut anlamda faydacılıktan sözediyorum.

Kıskançlık, hırs vb. duygulara kapılırsanız, kaybedeceksiniz.

Bulunduğunuz noktayı “fırsat” olarak görürseniz, kazanacaksınız.

“Etrafıma baktığımda ne yazık ki bir sürü gafil görüyorum” dedi sırrı bilen bir arkadaşım…

“Bir başkasının başarısından ya da mutluluğundan faydalanmayı bilmiyorlar”…

Sonra, kendinden örnek vererek devam etti:

“Tanıdığım birinin işleri yolunda gidiyorsa ben onun daha çok kazanmasını çok içten temenni ederim…

Bir başkasının kazancı, bırak onu kıskanmayı, bana umut verir…

‘Demek ki işleri yolunda giden birileri var, öyleyse hayat bana da kazandırabilir’ diye düşünürüm…

Ve sonra ne olur biliyor musun?

Ben de kazanmaya başlarım…”

-Hayat adil değil…

-Ben ne kadersiz insanım…

-Keşke onun yerinde ben olsaydım…

Bu cümleleri lugatınızdan silmeniz gerekiyor.

Bir başkasının mutluluğu size umut veriyorsa, içtenlikle heyecanlanabiliyorsanız, hayatınızda sizi mutsuz eden her şeyin değiştiğini görmeye başlıyorsunuz…

Her bireyin mutluluğu bir diğerine “görünmeyen bir zincirle” bağlı…

Halkalardan biri yükselişteyse, onun olumlu enerjisine uyum sağlayabilen diğer halkaları da kendisiyle birlikte yukarı çekiyor.

Bunu keşfedip içselleştirenler kazanıyor…

“Kıskananlar” kaybediyor hayatta.

İnanırsan vardır, inanmazsan yoktur o…

Yok olan bir şeyin iyiliğini göremezsin…

İnanırsan, varedersin…

Ve görürsün.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 8 Yorum

Seni rezil ederim…

Şimdiden söylüyorum:

Aranızda “sevgilisi tarafından dört gün boyunca aç ve susuz eve kapatılıp dövülerek işkence edilen, ardından bir otobüs durağına bırakılan genç kadın kırk beş gündür tedavi altında tutulduğu hastanede yaşamını yitirdi” haberini ve benzerlerini okuyup fenalık geçirmeyen varsa bu yazıyı okumasın, boşuboşuna keyfini kaçırmasın.

Tanık olduğum buna benzer her olayda olduğu gibi peşpeşe bir çok düşünce doluşuyor kafamın içine…

“Şiddet” manşeti ve “cinsel ayrımcılık” başlığı altında.

Bu çağda telaffuz etmeye utanıyor olsam bile, daha doğru bir tarif bulamıyorum ne yazık ki…

Ne klişe, ne kadar sıkıcı…

Ama halihazırda ne kadar da geçerli!

O haberi kendinize fazla uzak görmeyin bence.

“Sapıklık” deyip geçmeyin…

Ve yüzleşmekten kaçmayın.

Bu boyuttaki vahşete her zaman rastlanmasa da, vahim bir çarpıklık var zihinlerde.

Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan halktan filan bahsetmiyorum.

Komşularınızdan, iş arkadaşlarınızdan, aynı restoranda yemek yediğiniz, haftasonları birlikte tenis oynadığınız insanlardan bahsediyorum.

Çağımızda hala varolduğuna inanamadığım birtakım hastalıklardan muzdarip çevremiz…

Ben biliyorum, siz de biliyorsunuz…

Benim, kocasından dayak yiyen ve bunu herkesten saklayan kız arkadaşım var. Sizin de var.

Erkek arkadaşı tarafından “hakkında konuşurum, seni rezil ederim” diye tehdit edilip sindirilen kız arkadaşım var. Sizin de var.

Nişanlısının haftada iki kez hayat kadınlarıyla birlikte olduğunu öğrenip buna rağmen planlanan düğününü iptal etmeye cesaret edemeyen kız arkadaşım var. Sizin de var.

Ve benim arkadaşlarım üniversite mezunu, kariyer sahibi kadınlar.

Bunları normalize edemiyorum zihnimde.

Belki, karısından dayak yiyen bir erkek arkadaşım olsaydı…

Kız arkadaşı tarafından “benden önce kaç kadınla yattığını herkese anlatırım, rezil olursun” diye sindirilen bir erkek arkadaşım olsaydı…

Ya da nişanlısının haftada iki kez jigololarla birlikte olduğunu öğrendiği halde düğününü iptal edemeyen bir erkek tanısaydım…

“Beşer şaşar” diyebilirdim, çünkü bir eşitlik sözkonusu olurdu.

Şimdiyse diyecek söz bulamıyorum…

Ne kendi hayatlarınızda, ne çevrenizde tahammül göstermeyin en ufak bir “seksist” davranışa.

Normal karşılamayın.

Hoşgörmeyin.

İşkence suçu her zaman “fiziksel” olmayabilir.

Göz yummayın.

Günaha girersiniz…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 7 Yorum

On iki saat…

Sınavları kazanıp konservatuvarın tiyatro bölümüne girdiğimde on sekiz yaşındaydım. Henüz birinci sınıf öğrencisiyken başladım televizyon dizilerinde rol almaya. Türkiye’de özel televizyon kanalları açılmamıştı bile. Sadece Star TV vardı (O zamanki adıyla “Star 1”) , bir de devlet kanalı TRT… Demek ki yirmi yıldır bu sektörde çalışıyorum. Reji asistanlığı, senaryo yazarlığı, oyunculuk… Bu az buz bir tecrübe değil.

İçinde bulunduğum projelerden kimileri çok başarılı oldu, kimileri birkaç bölüm yayınlanıp kaldırıldı. Seyirci, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen rol aldığım yapımlardan bazılarını hiç unutmadı, bazılarından haberdar bile olmadı. Kariyerim boyunca büyük – küçük bir çok yapım şirketiyle sözleşme imzaladım, yayın kuruluşlarının kendine özgü yayın politikalarına, zaman içinde çıkarılan yeni yasalara göre değişkenlik gösteren, birbirinden çok farklı koşullarda çalıştım. Bazen çok iyi para kazandım, bazen işsiz kaldım, hatta bazen “dolandırıldım”…

Geçilebilecek bütün dönemeçlerden geçtim. İnişler, çıkışlar, parlamalar, sönmeler, ekonomik krizler, sonra yeniden canlanmalar… Hepsini gördüm, yaşadım.

En son, Med Yapım’la sözleşme imzalayıp “Adını Feriha Koydum”da rol almaya başladığımda, her yeni projede olduğu gibi heyecanlıydım. (İşini severek yapıyorsan o heyecan hiç kaybolmuyor zaten. Ertesi gün setin ilk günüyse, o gece yatakta dönüp duruyorsun, için kıpır kıpır oluyor, gözüne uyku girmiyor…) Ama, bu işte daha önce deneyimlemediğim yeni bir şeyle karşılaşacağımı düşünmüyordum açıkçası.

Yine sette sabahlanacaktı…

Bazı günler on sekiz, yirmi dört, yirmi altı saat aralıksız çalışılacaktı…

Bir süre sonra uykusuzluk ve yorgunluktan konsantrasyon bozuklukları başlayacak, set kazaları olacaktı…

Yine aynı sebepten, insanların bağışıklık sistemi çökecekti, ekipte hastalıklar başgösterecekti…

Ve yine aynı sebepten, insanlar evlerini unutacak, aileleriyle zaman geçiremeyecek, çocuklarını göremeyecek, moralleri düşecek, sinirleri bozulacak, gözleri kızarmış, yüzleri beyaza kesmiş, ortalıkta dolaşacak, sette sürekli tuhaf, gergin ve mutsuz bir hava esecekti…

“Yurt dışında bizim gibi çalışan yok, adamların sendikaları haklarını koruyor, bizse sağlığımızı kaybediyoruz” yakınmaları bazen homurdanma biçiminde duyulacaktı, geri kalan zamanlarda da sessizce kafaların içinde yankılanacaktı…

Ajanslar veya menajerler, belirli sözleşme maddeleriyle kendi oyuncularını bir nevi koruma altına alırdı. Ama ekip için aynı koşullar geçerli olmazdı ve alışkın olduğum, sette bunları görmekti…

“Böyle gelmiş, böyle gider” diyorduk hep…

Kanıksamıştık…

Ama bu sezon, “kariyerimin yirminci yılında” ilk kez yeni bir uygulamaya tanık oldum.

Yeni sezon çekimlerine bir hafta önce başladık…

Diğer dizi projelerinde bu yapılıyor mu bilmiyorum ama…

Bizde, sabah ekip sete geldiğinde saate bakılıyor…

Ve on iki saat sonra yönetmen “paydos” diyor…

O gün çekilmesi planlanan sahneler tamamlanmış olsa da, olmasa da.

Programın gerisinde kalabiliriz, çekim yaptığımız bir mekana sonraki bir başka gün tekrar girmek zorunda kalabiliriz ve bu da yapımcının ekstra para harcaması demektir…

Ama yapımcı, on iki saat uygulamasını sonuna kadar destekliyor, hatta bunu “şart” koşuyor.

Ekip, her zamankinden daha tamperemanlı çalışıyor, işin kalitesi yükseliyor.

Aslında bu sistemin istikrarlı işleyebilmesi için öncelikle dizilerin bölüm dakikalarının kısalması gerekiyor…

Sanıyorum kısalacak da.

Ama bizimkiler bunu beklemeden öncülük etti, bir adım attı “insanlar insani şartlarda çalışsın” diye.

Birşeylerin değiştiğini, iyileştiğini görmekten çok mutluyum.

“Sektördeki tek sorun bunlar değil, şu da eksik, bu da yanlış” vs… diyenleri de anlıyorum, ama eleştirileri sıralamaya başlamadan önce, atılmış olumlu bir adımı takdir etmeyi bilmek gerekiyor kanımca.

Biliyorsunuz, okullarda çocukların başarılı olması için “cezalandırma” değil, “ödüllendirme” yöntemi uygulanıyor artık…

Mesela, öğrenci ödevini yapmadan sınıfa geldiğinde öğretmeni onun bu hatasını herkesin gözüne sokup gün boyunca çocuğun başına kakmıyor, teneffüse çıkmama cezası verip hayatını karartmıyor. Bunun yerine, ödevini düzgün bir şekilde yapıp getirdiğinde bunu bir fırsat olarak değerlendirip, öğrencinin bu davranışını bütün sınıfa övgüyle anons ediyor, defterine yıldızlı bir etiket yapıştırıp o gün on dakika daha fazla top oynamasına izin veriyor…

Bilim insanları, bu yöntemin öğrencilerin başarı çıtasını yükselttiğini bulmuşlar.

Bilmem anlatabildim mi..?

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 1 Yorum

Aynadaki kadın…

Engin Deniz doğduğunda yirmi beş yaşındaydım.

Annem çalışıyordu, o zamanlar bir bakıcım da yoktu.

Üzerimde mama lekeleriyle yaramaz oğlanın peşinden koşar, bir yandan yemek pişirip misafir ağırlar, bir yandan bahçeyi sulayıp köpeğimiz Çiko’yu yıkardım…

Domatesi, naneyi, semizotunu filan kendimiz yetiştirirdik…

Ev ahalisi pek hareketli ve pasaklıydı, çamaşır makinesi her gün çalışırdı…

Çoğu zaman babamız zıpkınla balık avlayıp getirirdi. Ya da ahtapot…

Denizden çıkan her şey lezzetlidir, ama temizlenip ayıklanması ve pişirilmesi daha bir zahmetlidir, bilirsiniz…

Akşam yemeği sofrası toplanıp oğlan uyuduğunda, ayaklarımı uzatıp televizyonun karşısına serilirdim…

Yorgunluktan her yerim sızlardı…

O yıllarda, saçlarımı erkek gibi kısacık kestirmiştim. Fönle, boyayla uğraşacak zamanım olmazdı çünkü…

Hayatımın bir dönemi böyle geçmişti…

Hep hareketli, hiçbir günün bir diğerine tıpatıp benzemediği, yorucu, inişli çıkışlı…

Ama çok mutlu yıllardı.

On yıllık bir zaman diliminin ardından, yeniden anne olduğumda, hayatım epey değişmişti artık…

Belki Tanrı beni bir değil birkaç ömre sığacak kadar fazla sınavdan geçirdi…

Belki benim hayatımın romanı, herkesinkinden daha fazla episod içeriyordu, böyle yazılmıştı…

Nedenini bilmiyorum…

Kendimi bir değil birkaç hayat yaşamış gibi hissediyorum hep.

Durduğum yerin çevremdekilerden daha başka bir nokta olduğunu seziyorum…

Olaylara verdiğim tepkiler, herkesinkinden daha bir başka oluyor…

Aslında neşeli ve komik bir kadın olmama rağmen, yaşamın içinde karşılaşılan kırılma noktalarında fazla soğukkanlı oluyorum…

Öyle ki “soğuk“ hatta “kibirli” sanıyorlar beni. Tanımayanlar yani.

Her neyse…

İkizlerim doğduğunda, benliğim, özüm, on yıl öncesiyle aynıydı belki… Ama aynada gördüğüm daha farklı bir kadındı.

Şık giyinen…

Tanınan…

Hastaneye sessiz sedasız gittiği halde, doğum yapacağı aynı gün gazetelerin birinci sayfasında yer alan…

Bebeklerine bakmasına yardım edecek “bakıcıları” olan.

Yine aşık, yine mutlu, yine heyecandan, uyuyan bebeklerini seyretmekten gözünü uyku tutmayan…

Ama “farklı” bir kadın.

Hayat denilen bu yolculukta, uğradığım değişimlerin sonu yok belki…

Geriye dönüp baktığımda, kendimde hiç değişmeyen şeyler de görüyorum ama…

Mesela, kalbimin götürdüğü yere gitmekten hiç vazgeçmedim…

Bir kadın, aynaya bakmaktan hiç vazgeçer mi?..

Asla.

Bugün yine bakıyorum…

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” derler ya…

Yine farklı birini görüyorum aynada…

Öncekinden daha “cool” biri. Biraz daha olgun sanki. Kırkına merdiven dayamış olduğu belli…

İronik bir tebessüm var dudaklarında. Ona yakışıyor gibi…

Aynadaki kadın da bana bakıyor…

Çocuklarımızla kurduğumuz düzenimizden, işimizden gücümüzden, hayatımıza dair hemen her şeyden memnun gibi görünüyoruz…

Ama, taşların henüz tam olarak yerine oturmadığını, yakın gelecekte önümüzde katedilmesi gereken yollar olduğunu ikimiz de biliyoruz…

Aynadaki, konuşuyor benimle…

“Fazla takma kafana” diyor. “Her şey nasip kısmet…”

Bu söylediğini çok keyifli buluyorum…

Aynı zamanda esprili.

Ne yalan söyleyeyim, bu aynadaki yeni kadına pek kanım kaynadı benim!

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 4 Yorum

Tek “sonsuz” aşk…

Yaz tatilimiz önce Saros Körfezi’nde başladı…

Annemle babamın yazlığında.

Sonra, babalarıyla doya doya tatil yapsınlar diye Mina ve Poyraz’ı Bodrum’a getirdim.

Doğal olarak aklımın yarısı, dedesiyle, anneannesiyle, arkadaşlarıyla birlikte Saros’da tatiline devam eden büyük oğlum Engin Deniz’de kaldı.

O artık on iki yaşında.

Bütün gün denize giriyor, bisiklete biniyor, doyasıya eğleniyor…

Kendi cep telefonu var şimdi, günde dört beş kez konuşuyoruz…

Bana bir şeyler ısmarlıyor, ya da birlikte tatil yaptığı anneannesini, dedesini çekiştiriyor…

Kardeşlerinin hatırını soruyor…

Ben konuşmayı fazla uzatırsam “şimdi işim var, sonra yine konuşuruz” deyip telefonu kapatıyor…

Her işini kendi yapan, kendi sosyal çevresi olan, arada bir eşofman ya da tişörtlerini aşırıp giyebildiğim koca bir adam oldu…

Ama sanki hala benim küçük bebeğim…

İki yaşındaki Mina ve Poyraz’a olan duygularımdan hiç farklı değil ona hissettiğim…

Ve herhalde hiç değişmeyecek.

Kaç yaşına gelirlerse gelsinler, çocuklarıma karşı hislerimin fazla değişmeyeceğini anlıyorum…

Ve bunları düşündüğümde, kendi annemi de daha iyi anladığımı farkediyorum.

Hani, annelerimizin bizim için kaygılanmasından sıkılırız, özel hayatımız hakkında çok fazla soru sormasına bozuluruz, aramıza biraz mesafe koymak isteriz ya çoğu zaman…

“Kendi kararlarımı kendim veririm” diye tavır alırız…

“Kendim için iyi olanı ben bilirim” diye ahkam keseriz…

Sonra da gözyaşları içinde “kendimi çok kötü hissediyorum, gel çocuğa bak, bana yardım et” diye telefona sarılırız…

Hep çekişmeli geçen bir ilişkimiz, ama kopması asla mümkün olmayan bir bağ vardır aramızda.

Dünya yıkılsa, biliriz ki annemiz bizim için hep oradadır.

İçten içe en çok ona güveniriz.

Gücümüzü ondan alırız.

Hasta olsak illa ki bize bakacağını, başımız sıkıştığı anda iki eli kanda olsa yardımımıza koşacağını biliriz.

Onun için bizden daha kıymetli hiçbir varlığın olmadığını, olamayacağını biliriz.

Bunu iliklerimizde hissederiz…

Varoluşumuzun ilk anından itibaren.

Annelik, tarifi olmayan bir dürtü…

İşte bu yüzden, bütün annelere uzun, çok uzun ömürler diliyorum.

Mümkün olduğunca sağ, salim, yanımızda olsunlar…

Onlara olan ihtiyacımız ve onların bize olan düşkünlüğü hiç bitmiyor çünkü…

Sonsuzluğun tanımı bu olsa gerek.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 3 Yorum

Varolan tek düşmanı yoket…

Küçük bir kumsal var burada…

Herkesin denize girip güneşlendiği yerin dışında, kayaların ardında kalmış…

Yüzerek oraya çıkıyorum bazen, tek başıma.

Islak kumların üzerine uzanıyorum, gözlerimi kapıyorum.

Dalgaların serinliğini hissediyorum…

Uzaktan gelen sesleri duyuyorum…

Olanca varlığımla “yer”e temas ediyorum…

Kirpiklerimi araladığımda gözümün önündeki kum tanecikleri güneşi yansıtıyor, gökkuşağı renklerinde parlayıp ışık oyunları yapıyor…

Ellerim, bedenim, yüzüm, kumların üzerinde…

Bu gezegenin varolduğu günden bu yana olup biten her şeyin avuçlarıma değdiğini anlıyorum…

Çıkan her sesin, verilen her nefesin, her bir varlıktan yayılan tüm enerjinin burada kaldığını…

Tarihten bugüne dünya üzerinde varolmuş, varolan canlı – cansız her şeyle temas ettiğimi farkediyorum…

İnsanın çok “nötr” olduğu bir an bu…

Belki meditasyon diyorlardır buna, bilmiyorum…

Kendini, devinim halindeki koca bir evrenin parçası olarak hissetmek…

“An”ı farketmek…

Çatışmaların aslında varolmadığı…

Çünkü çatışmaların tüm sebeplerinin anlamını yitirdiği…

Büyük bir dinginlik, huzur ve önyargısız enerjiyle dolmak…

Bu öyle bir duygu ki…

O anda öyle hafifsin ki…

Hiçbir sorun yok hayatta.

Hayat değiştiğinden, her şey birdenbire istediğin şekle büründüğünden değil…

Sen evrenin enerjisine uyum sağladığın için.

Hayatta her şey bir sebepten dolayı oluyor ve belirli bir sonuca ulaşıyor…

İnançların, ülkülerin, karakterin doğrultusunda hareket ediyorsun, herkes gibi…

Ama bunu yapmak sürekli başkalarının egolarıyla çatışmayı gerektirmiyor…

Hayatta her şeyi kontrol edemiyorsun… Edemezsin… Etmen gerekmiyor…

Enerjinin akışını, başka insanların davranışlarını yönetmeye çalışarak zorlaman gerekmiyor…

Boşa kürek çekmek hayata hiçbir katkı sağlamıyor.

Sen ancak kendini yönetebilirsin…

O anda bunu biliyorsun…

Hani çoğu insanın hayatında bir türlü çözülemeyen sorunlar vardır ya…

Aslında yoktur o sorunlar…

Hiçbir şeyi “eskisinden farklı” yapmayı başaramadıkları için, öğrenilmiş kalıpların dışına çıkamadıkları için, aslında kendileri var ediyordur, besleyip büyütüyordur o sorunları…

Önyargı…

Varolan tek düşman.

Bazen insanın, kara tahtaya yazdığı her şeyi silmesi gerekir.

Dingin bir an yakalayıp hayatlarınızdaki bütün önyargıları yoketmenizi diliyorum bugün…

Her birimizin mutluluğu görünmeyen bir zincirle birbirine bağlı olduğu için.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 3 Yorum

Onu gördüm…

Dün gece bir yıldız kaydı.

Gökyüzüne baktığım bir sırada…

Muhtemelen çok büyük bir meteordu, çünkü atmosferde yanarak yol almasını birkaç saniye boyunca izleyebildim.

Durgun, biraz da yorgun olduğum bir anda göründü bana…

27 yaşındaki o genç kadının, evinde ölü bulunduğu haberini aldıktan kısa bir süre sonra…

Çocuklar yeni yatmıştı, babalarıyla oturmuş kahve içiyordum…

Haber merkezinden onun telefonuna mesaj geldi…

Bana “Amy Winehouse” ölmüş dedi…

Birkaç hafta önce, çok sevdiğim bir arkadaşım, Amy’nin İstanbul konseri için bilet almış, sonra da konser iptal oldu diye yakınmıştı, onu hatırladım…

“Dengesiz bir hayatı var. Fazla uzun yaşamaz. Ölmeden önce onu bir kez sahnede görmek lazımdı, yazık oldu…” demişti arkadaşım…

Haklıydı.

Bilen bilir, yıllardır Temmuz’la aramız iyi değil.

Gelecekte bir gün, herhangi bir Temmuz’da geçekten önemli ve harika bir olay olmasını ve Temmuz’la barışmayı umuyorum…

Ama şimdilik küsüz.

Şehitler, balkondan düşen bebek, hayata zamansız veda eden canlar… Yine yapacağını yapıyor işte. Sevimsiz.

Yine de, dün gece o muhteşem yıldızın gökyüzünde kaymasını izlerken, kalbimin atışları hızlandı…

Tabii ki bir dilek tuttum.

Hiç kaçırmam böyle şansları…

Umut etme, hayal kurma fırsatlarını değerlendirmek gerekir diye düşünürüm…

Büyüdükçe vazgeçiyoruz bunları yapmaktan.

Unutuyoruz.

Uzaklaşıyoruz.

O genç kadının ölüm haberini aldıktan sonra, gökyüzünde kayan yıldızın ardında parlak bir iz bırakarak yokolmasını izlerken, bir şeyi farkettim…

Ben vazgeçmemişim hayata dair umutlarımdan…

Temmuz’a küs olsam bile…

Şimdilik.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum bırakın