“Altın çilek” aşk gibi…

Öyle güzel bir meyve ki, bakmaya doyulmaz…

Yuvarlak, pürüzsüz, parlak…

Turuncu-sarı, altın gibi rengiyle son derece çekici ve egzotik…

Ama kağıt gibi incecik yaprakların arasına gizlenmiş.

O, sarı çiçekli, çok kırılgan ve hassas bir bitki aslında…

Ama çorak topraklarda da yaşayabilecek kadar güçlü.

Binbir çeşit yararı var sağlık için…

Ama onu doğal haliyle tatmak yerine “zayıflatma” gibi belirli bir takım özelliklerinden faydalanmaya niyetlenirseniz…

Yapay olarak işlenmiş formunu kontrolsüz dozlarda kullanırsanız…

Sizi öldürebiliyor.

Kahvaltıda küçük, porselen bir tabağın içinde önüme gelen altın çileklere bakıyorum…

Beyaz kumlu sahile, lacivert denize…

Çocuklarımın keyifle tatil yapmasını izlerken aklımdan bir sürü düşünce, kalbimden bir sürü duygu aynı anda geçiyor…

Biraz hüzün, biraz gurur…

“Aşk”ı da düşünmeden olmaz tabii…

“Altın çilek” gibi…

İçinde bir sürü çelişki barındıran…

Naif, kırılgan…

Ama çok güçlü olan o duyguyu.

Hep kalbimin, aklımın içinde bir yerlerdedir o benim…

Ben onu valizime koymasam da bir şekilde benimle yolculuk eder…

Nereye gitsem benimle gelir.

Demiştim ya…

“Gerçekten” tatil yapmak, herkesle ve her şeyle barışık olmak…

Olumlu, kainatla, doğayla, yaşadığın gezegenle uyumlu…

Huzurlu ve dingin bir ruhla…

Sadece “durmak” demek.

İnsanın kaleminden uzun yazılar çıkmıyor böyle zamanlarda…

Yani tatildeyken…

Öylece dururken…

Porselen tabağın içindeki altın çilekler gibi…

Sapsade.

Reklamlar
Deniz Ugur içinde yayınlandı | 2 Yorum

Yalın haliyle mucize…

Güneş iliklerinin içine işler hani…

Saçların ıslak, tenin tuzlu…

Bütün enerjin kumlara akıp gitmiş…

Hafiften esen rüzgarın, bir de dalgaların sesi…

Başka her şey silinmiş…

Bütün gerçekliğinle, çıplak, yalın halinle uzanmışsın…

Hırslar, kavgalar, yalanlarla dolu şehirden uzak…

Her şeye mola vermişsin…

Bir tek huzur kalmış yanında…

Ne telefonun çalmasına ihtiyacın vardır o anda, ne paraya, pula…

Ne de hiçkimseye…

İşte böyle anlarda tatilde olduğunu anlarsın.

Sadece böyle anlarda…

Doğaya uyum sağladığını, bu gezegenin bir parçası olduğunu hissedersin…

Dünyanın ağır ağır döndüğünü farkedersin…

“Geçip giden zaman”la yüzleşirsin.

Uzaklardasındır.

Hem “çok uzak” hem “fazla yakın”sındır.

O dinginlik içinde algıların öyle keskinleşir ki şaşarsın.

Yüzlerce kilometre ötede, kalabalığın içindeki birinin seni düşündüğünü sezebilirsin mesela…

Telsiz sinyali gibi sana ulaşır o düşünce.

Buna fazladan anlam yüklemeye de gerek yoktur…

Beklentilerin çapaklarından arınmışsındır…

Ama, sezdiğin şeyin gerçek olduğunu bilirsin.

Her şeyle ve herkesle barışık olduğun o anda…

Kumsalda kıyıya vurmuş bir deniz kabuğu gibi öylece “duruyorken” …

Yanılmazsın.

Kırmızı karıncanın adımlarını, beyaz kelebeğin kanat çırpışını duyabilirsin.

Sınırlı ömrün içinde “sonsuz yaşam”dan daha değerli mucizeler olduğunu farkettiğin andır o.

Kendini olduğun gibi kabullendiğin…

Yapabileceklerini ve yapamayacaklarını bildiğin…

Kusurlarını sevdiğin…

Kendini affettiğin andır.

Böyle zamanlarda, gün batımını izlemek her zamankinden fazla hüzün verir…

Ve her zamankinden fazla haz…

Çünkü o gün batımının “eşsiz” olduğunu, ertesi gün tekrarı olmayacağını bilirsin…

Ama bir sonraki gün, daha güzel bir gün batımı olabileceğini de bilirsin.

Bulutlar daha fazla laciverte, deniz daha fazla kızıla boyanacaktır belki…

Sevinçten olduğu kadar hüzünden de haz duyarsın böylece.

Bütün deneyimlerine ve o deneyimlerin sana kattıklarına şükredersin.

Hayat mucizedir…

Yapay etiketlerden, kartvizitlerden, maskelerden kurtulduğun zamanlarda…

“Tatildeyken” hissettiğin gerçek hayat…

Mucizedir.

Yalın haliyle…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 5 Yorum

Kalabalığın içinde “yalnız”…

Efes One Love Fest başladı, biliyorsunuz.

Dün santralistanbul’da harika bir gün ve gece geçirdik.

Dansettik, çimlerin üzerine uzandık, yedik, içtik…

Saatlerce.

Herkes cıvıl cıvıl, herkes sarmaş dolaş…

Çevremde mutlu yüzlerden oluşan bir kalabalık…

Bugün erken kalkamayacağımı illa ki biliyordum ve suçluluk duygusuyla "Pazar günü yazacağım yazıyı" düşünüyordum arada bir.

Kalabalığın içinde yalnız olma duygusu insanı tetikliyor…

İlham veriyor.

Bir yandan çevremi gözlerken, bir yandan da kendi içime dönebiliyorum öyle zamanlarda.

Birçok şeyi aynı anda düşünebiliyorum…

Beyin fırtınası yaşıyorum.

Geçmişi düşünüyorum…

Geleceği…

Bazen kendi kendime gülerek…

Bazen içim "cız" ederek…

Kalabalığın içindeki yalnızlığımı sorgulayarak…

Arada bir o kalabalığın içinden, tanımadığım birilerini tanıdığım birilerine benzeterek…

Rejim yapmadığıma şükredip, sevdiğim her şeyi mideme indirerek…

İyi oluyor.

Böyle zamanlar bana iyi geliyor.

"Benden yazar olur, ama benden gazeteci olmaz" derken ne haklıymışım.

Peşpeşe sahneye çıkan onca ünlü grup, yazılacak bir sürü kritik, atlatılacak bir sürü haber, anlatılacak bir sürü dedikodu varken… Çıkan yazı aşağıda.

Her şey her zaman "içsel" olmak zorunda sanki…

İflah olmam ben.

İnsan kendini sevdiği zaman, başkasını da sevebiliyor.

Hatta kendini ne kadar çok severse, başkasını da o kadar çok sevebiliyor.

Kendini sevmeyen insanların, bir başkasını sevebilme yetisi de bulunmuyor.

“Kendini sevmemek nasıl olur?” diye düşünebilirsiniz…

“İnsanoğlu bencildir, herkes önce kendini sever” diyebilirsiniz.

Öyle değil.

Evet, herkesin bir “ego”su var… Doğuştan.

Ama insan hamuru hayatta nasıl yoğrulursa öyle biçimleniyor, üstelik yolculuğuna devam ederken duvarlara çarpıp yontularak şekil değiştiriyor.

Önemsendiğini biliyorsa, ilgi, sevgi, takdir görüyorsa “kendini seven bir insan” haline geliyor.

O zaman gönül rahatlığıyla, cömertçe verebiliyor sevgisini.

Hakettiğini alamadığını düşündüğü noktada, sevgisini verirken de cimri davranıyor.

Hayata karşı isyanları, öfkesi oluyor.

Kendine hoyrat davranıyor, bünyesine zarar veriyor.

Bir başkasına da çekinmeden hoyrat davranabiliyor.

Böylece kendini iyi hissetmeye çalışıyor.

Satır aralarında eleştiri varsa, önce kendime batırmalıyım iğneyi…

“Hayatımda kimseye hoyrat davranmadım” diyemem.

Şiddetin türleri var…

Mesela bir “aşk kavgasında” birbirini parçalamak, başka…

Şiddet her zaman “fiziksel” olmayabilir.

Birini “yok sayarak” da şiddet uygulayabilirsin.

Hatta belki de en acı verici olanı budur.

Bir sürü öyküye birebir tanık oldum…

Çok film izledim…

Klasik ve modern, yüzlerce eser okudum…

Her trajedi, her komedi, temelde aynı çatışmaya dayanıyor, biliyorum.

Kendini sevmek, ya da sevmemek…

İşte bütün mesele bu.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Elmanın diğer yarısı…

Kadınların hayata karşı erkeklerden daha dayanıklı olduklarını düşünürüm hep.

Acı eşikleri daha yüksektir bir kere.

Kendini hızla yenileyebilen, düzeltip onarabilen bir yapıları olduğundan…

İdame etmeyi, sorumluluk taşımayı, yorgunluğa katlanmayı daha kolay becerdiklerinden..

“Saldırgan fetihlerin” değil “kalıcı düzenin” peşinde olduklarından…

Temel içgüdüleri “yıkıcı” değil “yapıcı” olmaya dayandığından…

Kadınları önemserim.

Favorim, kendi kendinin patronu olan kadınlardır özellikle.

“Delikanlı kadınlar” diyorum ben onlara.

Onlar bu coğrafyadaki toplumlarda azınlıktır…

Çünkü onlar özgürdür.

Kimseden beklentileri olmadığından, seçimlerini özgürce yaşarlar.

Seçimlerini özgürce yaşadıkları için huzurludurlar.

Kendilerinden ve hayatlarından memnun oldukları için, dünyayla barışıktırlar ve kimseyle dertleri yoktur.

Bağımsız oldukları için, politik ya da hesapçı değillerdir.

Böyle bir kadın, bir şeyi yapıyorsa gerçekten istediği için, sevdiği için yaptığını bilirsin.

İçi dışı birdir…

Sevmiyorsa, istemiyorsa, yapmama özgürlüğü de vardır çünkü.

Bu yüzden, aynı zamanda da naiftir…

Ama illa ki güçlüdür.

Özgürlük ucuz değil…

Bu özgürlüğü kazanabilmek, yetenek, başarı ve çaba gerektirir. İstikrar gerektirir. Elde edilmiş maddi manevi, bireysel güç gerektirir.

Bu vasıflardaki kadınları seviyorum ben.

Kimseye borcu olmadığı gibi, alacağı da olmayan…

Kimsenin boyunduruğuna girmeyen, kimseye karşı bağımlılık geliştirmeyen kadınları seviyorum.

Bu noktada, farkındalık da devreye girmeli tabii…

İnsanoğlu, yalnız yaşamak için varolmamıştır.

“Bir kadın ve bir erkek”… Hayatın temelinde, her şey bu formüle göre yapılandırılmıştır.

Doğa, insanı “eşini bulma” güdüsüyle donatmıştır.

Elmanın diğer yarısını ararsın…

“Yalnızlığımdan çok mutluyum” diyen insan yalan söylüyordur.

Tek başına zaman geçirmekten hoşlanabilirsin ama yine de “aidiyet” duygusunun lezzetini arzularsın…

Sahiplenmek ve sahiplenilmek, bütünleşmek istersin…

Bunu değiştiremezsin, çünkü fabrika çıkış ayarlarındaki temel şifre budur.

Ve “eşini, ortağını, yoldaşını” bulmak “delikanlı kadınlar” için bir nebze daha zordur diğerlerinden.

İhtiyaç duymakla muhtaç olmak arasındaki fark, uyum sağlamakla ödün vermek arasındaki ince çizgi yaratır bu zorluğu…

Böyle bir kadınla birlikte olabilmek için onun önünde ya da arkasında değil, onunla “birlikte” yürümek gerekir çünkü.

“Delikanlı kadınlar” verdikleri kadarını karşılarındakinden almak ister. Daha azını veya daha fazlasını değil.

Sevgi, ilgi, emek… Her şeyin karşılıklı ve eşit olmasını isterler.

Onlarla içsel ritmi tutturmak, aynı frekansta olmak gerekir…

Yoksa arıza çıkar.

Paradoksal bir durum bu…

Hatta kaotik.

“Delikanlı kadın” zor insandır belki de…

Onun hayatının bir yerlerinde varolmak değil… Ama hayatının “içinde” olmak, hayatını onunla paylaşmak zor olabilir…

Hem “kadın gibi kadın” olduğu için, hem de egosu “erkek kadar” yüksek olduğundan.

“Zor”u sevmeli.

Yüksek egoların birbirini karşılıklı doyurabilmesi, çok nadir yakalanabilen hassas bir denge noktası…

Ama o mutluluk tarifsizdir.

Ulaşılması zor ama aynı zamanda “mümkün” olan o tarifsiz mutluluk, değerli…

Aramaya, istemeye, beklemeye değecek kadar.

Bu Pazar, herkes için aynı şeyi diliyorum…

Elmanın diğer yarısıyla, tarifsiz mutluluklar.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 8 Yorum

Bedel…

Birbirine benzeyen insanlar birbirini çeker, biraraya toplanır. “Çevre” böyle oluşur.

İçinde bulunduğum çevreyi nasıl tarif edebilirim diye düşündüm de…

Çoğumuz, iyi ve düzgün kişiler olduğumuza inanırız.

Ailelerimiz iyidir. Bizi iyicil duygularla yetiştirmişlerdir.

İşimiz, gücümüz, kendimize arkadaş olarak seçtiklerimiz, toplum içindeki davranış biçimimiz, hepsi genel olarak “iyi”dir.

Kalite, görgü, nezaket, dürüstlük vb. kıstaslar önemlidir bizim için.

Düzgün hayatlar kurmaya çalışırız.

Pusulalarımızın ibresi “iyi”yi gösterir hep. Benimsediğimiz öğreti budur. İyi olmak.

Genellikle böyleyizdir.

Ama…

Zaman zaman, görünmeyen fırtınalar kopabilir içimizde.

Diyorum ya hep..? Kimse bilemez kimsenin içini.

Bazen, kendimizin dışına çıkabiliriz.

Arıza yaratabiliriz.

Saçmalayabilir ya da kötü davranabiliriz…

Ağır meydan okumalara girişip yel değirmenlerine saldırabiliriz.

Fırtınanın şiddeti, insanı beklenmedik yerlere sürükleyebilir…

“Günah” işleyebiliriz.

İyi niyetli, iyi yetiştirilmiş, iyi aile çocukları olduğumuz halde…

Pusulanın ibresi şaşabilir.

Sonra?

Tanrı, hayat, kainat…

Ya da neye inanıyorsak o…

Bize, yaptıklarımızın karşılığında ödememiz gereken bütün bedelleri tek tek ödetir.

Kritik dönüm noktalarından geçerken bunu düşünürüm…

O “özel” zamanlarda.

Bir uçurumun kıyısını veya karanlık bir kuyunun dibini gördüğümde…

Tam tarifiyle “göğüs kafesimin içinde cayır cayır yanan bir ateş” hissettiğimde.

Her şeyin sebep – sonuç ilişkisine dayandığını ve yaşamın dengesini sağlayan çarkların kusursuz bir işleyişi olduğunu…

Farklı bir söyleyişle, içimde yanan şeyin “cehennem alevi” olduğunu…

Bilirim.

Hiçbir şey “tesadüfen” ya da “boşuboşuna” veya “durup dururken” olmuyor hayatta.

Korkularla yaşayan biri olmadım hiç…

Belki genç yaşımda ağır travmalar atlattığım için, belki küçüklüğümden beri hep etrafımda dolaşan, sevdiklerimi alıp götüren “ölüm” ü yakından tanıdığımdan…

Ömür dediğimiz sürecin korkularla ziyan edilmemesi gerektiğini biliyorum.

Aldatılmaktan korktuğu için kimseye aşık olamayan insanlar vardır mesela…

Eleştirilmekten korktuğu için kalıpların dışına çıkamayan…

Depremden korktuğu için yatağa çıplak giremeyen…

Onlardan değilim.

Ama tartışmasız bir gerçek var burnumun dibinde, iliklerimin içinde hissettiğim…

Ne kadar “iyi ” olsam da…

Yanlış yaptıysam…

Bir başka “iyi” kalbi kırdıysam…

Ve affedilmediysem…

O zaman korkarım işte.

Tanrı, hayat, ya da kainat…

Ödemem gereken bedeli benden söke söke alacaktır.

Hiçbir çarem olmayacaktır…

Göğüs kafesimin içinde yanan ateşi, saygıyla kabullenmekten başka.

Böyle zamanlarda isyan etmeye kalkışmam.

Şükürler olsun…

En azından, o kadar aptal değilim.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 8 Yorum

Bir hayalim var…

Zekası normalin üzerinde, bilgi birikimi fazlaca, yaşam biçimi Avrupalı’dan daha Batılı, çoğu “sanatçı” olan nice insan var yakın çevremde.

Hepsinde bir mutsuzluk, bir ümitsizlik, bir “lafla peynir gemisi yürütme” halleri…

“Bu memleket adam olmaz” söylemleri…

“Kimse beni anlamıyor” yakınmaları…

Bohem takılmalar…

Kendini içmeye verip zaman öldürmeler…

Anlamıyor değilim, anlıyorum.

İçinde bulunduğu ortama bakıyor arkadaş, diyor ki “ben daha iyiyim, ama güç başkalarında”…

Haksız da değil.

Çevrelerinde olup bitene bakıyorum…

Genellikle sanatçı değil tüccar gibi düşünenler duygularıyla hareket etmiyor, politik ve kıvrak hamleler yapıyor, yırtıcı rekabet ortamında varolmayı beceriyor.

Hal böyle olunca da arkadaşlar isyan ediyor…

İsyan duygusunu çok severim. Düzene başkaldırmak, ilerlemeye, gelişmeye neden olur. Tarihte hep öyle olmuştur mesela.

Ama pasif değildir isyancılar.

Girişken ve istikrarlı olurlar. Vazgeçmezler.

Sonunda başarı kazananlarına da “devrimci” denir onların.

Oysa arkadaşların, bırakın hak veya adalet için savaşmayı, kendileri için güç kazanmaya bile niyetleri yok.

Çoğu sanatçı…

Belki de zaafları bundan geliyor.

Bir kırılganlık, bir bencillik, bir megalomani..!

“Konformizm” en beteri…

Lafla peynir gemisi yürümüyor işte…

Sen kendini uyuşturup dört duvar arasındaki yalnızlığından mazoistçe zevk alarak gün geçirirken…

Dışarıda başka şeyler oluyor.

Sen sadece seyrediyorsun.

Algıların o kadar açık, sezgilerin o kadar güçlü, analizlerin o kadar sağlam…

Ama evrene katkı sağlamıyorsun.

Elini taşın altına sokmuyorsun.

Küskün ve kendine dönük, yaşlanmayı ve ölmeyi bekliyorsun.

Bak, başkaları ne diyor…

“En az üç çocuk” yapın.

“Çoğalalım”…

Üstelik nitelikle değil, nicelikle ilgileniyor onlar. Şu stratejiye baksana…

Bakıyorsun da…

Farkındasın…

Ama kılını kıpırdatmıyorsun.

Arkadaşlar, sokaklara dökülüp eylem yapmanızı falan beklemiyor kimse…

Devir başka devir.

Kendiniz için kılınızı kıpırdatmayacağınız belli.

Sizlere başka bir önerim var…

Başkaları değil, siz çoğalın.

Düşünebilen, hissedebilen, iyicil varlıklar dünyaya getirin.

İnsan kendinden vazgeçebilir, ama çocuk sahibi olunca uykudaki idealleri canlanıverir yeniden.

Sizleri iyi tanıyorum, yaşam biçiminizi biliyorum.

Seçkin hobileriniz için harcadığınız paralar çocuk yetiştirmeye yeter de artar bile…

Bunu yapmanızı istiyorum gerçekten.

Kendiniz gibi…

Ama yıpranmamış, sağlığını yitirmemiş, enerji dolu, taptaze…

Çocuk(lar) yapın.

Bununla dalga geçebilirsiniz, genellikle tek yaptığınız budur zaten.

Hiç gocunmam.

En azından bir “hayalim” var benim 🙂

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 5 Yorum

Kung Fu Panda – 2 (Türkçe seslendirme kadrosuna dikkat…)

2008 Yılında Gösterime Girdiğinde BüyükBir Hayran Kitlesi Edinen, Oscar Ve Altın Küre Adaylığı Bulunan Animasyon Filmi Kung Fu Panda, Serinin Devam Filmiyle 10 Haziran’da SinemaseverlerleBuluşuyor.

Sizleri daha önce Oscar Ödüllü ‘Şrek’ ile buluşturan DreamWorks Animation Stüdyosu, bu kez erişte dükkanında çalışırken Kung Fu ustası olan PO’nun enyeni maceralarıyla karşınızda… 2008 yılında gösterime girdiğinde büyük ses getiren animasyonharikası ‘Kung Fu Panda’nın devam filmi olan ‘Kung Fu Panda 2’nin seslendirme kadrosu ise oldukça ilgi çekiyor.

Filmde sıradışı Kung Fu savaşçısı PO isimli pandayı Okan Yalabık seslendirirken, Korkuz Beşli üyelerinden Kaplan’ı Deniz Uğur, Turna’yı Altan Erkekli, Engerek’i Deniz Çakır ve Gürleyen Gergadan’ıEge Aydan seslendiriyor.

‘Kung Fu Panda 2’de artık bir Ejderha Savaşçısı olan PO, arkadaşları ve diğer Kung Fu ustaları olan Korkuzu Beşli üyeleri Kaplan, Maymun, Mantis, Engerek ve Turna (Crane) ile birlikte Huzur Vadisi’ni koruyor. PO’nun sürdüğü bu harika yeni hayat, gizli ve durdurulamaz bir silah kullanarak Çin’i ve Kung Fu’yu yok etmek isteyen zorlu ve acımasız Lord Shen’in ortaya çıkmasıyla tehlikeye giriyor. PO, ancak geçmişine bakıp gizemli kökenlerinin sırlarını çözünce başarıya ulaşması için gerekli gücü açığa çıkarabilecek.

Filmin yönetmeni Jennifer Yuh Nelson’a yapımcılığı ise Melissa Cobb’a ait. Senaryosunun Jonathan Aibel ve Glenn Berger’e ait olan filmin ortak yapımcıları Jonathan Aibel, Glenn Berger ve Suzanne Buirgy. Filmin müzikleri ise Hans Zimmer ve John Powell imzasını taşıyor.

3D ve 2D seçenekleriyle Kung Fu Panda 10 Haziran’da sinemalarda!!!

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 1 Yorum

“Öpüşme sahnesi” demek bile ayıp…

Güzel ülkemde, televizyonların tahtı kolay kolay devrilmez.

İstanbul’da, “dünyanın parlayan yıldızı” olduğu söylenen bu metropolde bile, zor iştir insanları evinden çıkarıp sosyal/sanatsal bir aktivitenin içine sokmak.

Dünyanın en iyi sanatçılarını getirtirler, en iddialı organizasyonlara girişirler…

Ama, başlamasına yarım saat kala gittiğin gösteride bir de bakarsın kapıda hala bilet satılmakta…

Hatta satılamamakta…

Sözgelimi, sezonun en çok iş yapan, kapalı gişe oynadığı söylenen tiyatro oyunlarını düşünün…

Toplu (indirimli) satışlar olmasa, ilk birkaç haftadan sonra dolmayacaktır o salonlar…

İstersen ülkenin en iyi müzisyeni, en iyi şarkıcısı, en iyi bestecisi ol mesela…

Televizyon dünyasında kendine yer bulamamışsan, çok ciddi bir pazarlama sorunun var demektir.

Kimse seni tanımaz çünkü.

Televizyon dizilerinin bölüm dakikalarının kısaldığını da kolay kolay göremeyiz bence…

Bu bir temenni değil… Eleştiri.

Bölüm özetiyle birlikte üç buçuk saat boyunca ekranı işgal ediyorsun, yine de “en heyecanlı yerinde kaldı, keşke bitmeseydi” diyor insanlar.

İster ticaret desinler, ister profesyonellik… Farketmiyor.

Ekranda olmak bir seçim değil, adeta zorunluluk meselesi şu an.

Çoğu insan sadece televizyon seyrediyor…

İnsanların, performansını nerede izlediği de seni bağlamamalı aslında. Sinema perdesi, tiyatro sahnesi, televizyon ekranı… Sen “en iyisini” yapacaksın. Görevin bu.

Geçtiğimiz hafta bana gelen coşkulu tepkilere şaşırdım bu yüzden…

Dizide canlandırdığım Sanem karakteri aşık oldu ve öpüştü diye…

“Cesaret” ve “doğallığımdan” ötürü tebrik ediyorlardı beni.

İyi de, başka türlü nasıl oyuncu olunabilir ki..?

“Öpüşmem, soyunmam, sevişmem” diyebiliyorsa biri…

“Dövüşmem, bağırmam, ağlamam” da diyebilir o zaman…

Mesela “sadece neşeli sahnelerde oynarım, çünkü bana gülmek yakışıyor” falan da diyebilir…

Bu çağda halen oyunculuğa böyle takılanlar varsa, sözün bittiği yerdeyiz demektir.

Varolmayan koşullara varmışçasına tepki verme sanatını icra ettiğimizi hatırlarsa birileri…

Prensipte, çöp toplamakla öpüşmek arasında fark yoktur…

Tabunun varolduğu yerler vardır.

Ama o platformların adı “sanat” değildir…

“Felsefe” ya da “bilim” olmadığı gibi…

“Eğlence sektörü” veya “şov dünyası” hiç değildir.

Ne iş yaptığımızın şuurunda olalım bi zahmet.

Oyunculuk bir ve tek.

Oynadığın senaryodaki sahneleri birbirinden ayırmak…

Birini “öpüşme sahnesi” diye adlandırıp adeta ayrıcalıklı kılmak…

Ayıptır yahu..!

Utanırım ben.

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 1 Yorum

Vazgeçen kazanır…

Ego savaşlarını iyi biliriz.

Yetişkin dünyalarda her gün her saniye verilir bu savaş. Aşkta, evlilikte, iş yerinde. Hiç durmadan.

Kendini iyi hissetmenin yolu egonun okşanmasından geçer çünkü.

Ego, kendini iyi hissetmeye çalışır. Buna kodlanmıştır.

Sözgelimi, emeğinin karşılığında takdir ediliyorsan, çalıştığın kadar kazanıyorsan, rakiplerin sana karşı kayırılmıyorsa, her şeyin adil olduğunu hissediyorsundur ve memnunsundur işinden.

Eğer karşındakini sevdiğin kadar seviliyorsan, kıskandığın kadar kıskanılıyorsan, ilgilendiğin kadar ilgi görüyosan, yani aşkta eşitlik varsa, karşılıklı ateş kes ilan eder egolar.

Eşitlik bozulursa, arıza çıkar.

Tatmin olmayan ego, alarm verir.

Hırçınlık, mutsuzluk, hatta depresyonla duyurur sesini…

Ve savaş durumuna geçilir.

Bazen soğuk, bazen sıcak olur o savaş.

Üzeri örtülü tavırlarla, imalarla, kurnazca oyunlarla savaşmak bir stratejidir.

Dışa vurulan şiddetle, göğüs göğüse çarpışmak bir başka strateji.

Hangi seçeneği tıkladığın da o kadar önemli değildir aslında. Savaş sürerken duruma göre taktik değiştirilebilir, strateji geliştirilebilir.

Ego savaşlarını iyi bilirim…

Ve çok acımasız bulurum.

Ülkelerin savaşması, hiç kuşkusuz trajiktir. Can alır, acı verir…

Ama en azından, sonsuza kadar sürmez o savaşlar.

Oysa, egoları çarpışan iki insanın birbirine edebileceği zulmün sınırı yoktur.

Birinden biri beyaz bayrak sallasa da savaş bitmez hatta…

Er ya da geç, yenilginin intikamı alınır.

Sen yorulursun…

Ego yorulmaz.

Bir kere savaş başlamayagörsün… Ok yaydan çıkar.

O yolun geri dönüşü yoktur.

Benim de duygusal tepkiler verip ego savaşına girmişliğim vardır elbet.

Teslim olmak, yenilmek, zaaf göstermek hiç de sevdiğim durumlar değil. Hatta, lugatımdan atmak istediğim kelimeler bunlar.

Bu yüzden, kimseye ahkam kesmek istemem.

Yalnız… Galiba pek kimselerin bilmediği bir gerçeği biliyorum ben.

Ego savaşlarında, vazgeçen kazanır.

Savaşmaktan…

Kazanmaktan…

Zaferin getireceği tatmin duygusundan…

Sadece “vazgeçen”…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 10 Yorum

Ben giderim…

Geçenlerde, yazarını bilmediğim şu şiire rastladım:

Hiçkimsenin kolu, bacağı; gözü kulağı olmak istemedim

Gidersem kimse sakat kalmasın diye.

Bırakacağım eli tutmak istemedim

Ve yüzüne bakmadım alışkanlık yaratacak kadar.

Kalabalıklar içinde, yapayalnız kalan olmasın diye.

Korktum, şüphesiz

Hem kendim için korktum,

Hem sevdiklerimin yerine

Ve korumak istedim yaralanmasın diye.

Hiç şüphesiz, daha çok sevebilmek için yaptım hepsini.

Ne kadar çok sevdiğimi hiç söylemedim

Çekip gitmesin diye…

***

Sahiplenmek ve sahiplenilmek istemeyen biri yazmış olmalı bu şiiri.

Bunu dürüstçe itiraf etmiş.

Dürüstlüğüne saygı duydum.

Buna öyle zor rastlanıyor ki!

Ayrıca, şiiri okurken yazara hak verdim.

Hayatımıza giren insanı sahipleniyoruz gerçekten.

Bu, hem iyi, hem de kötü olabiliyor.

Sahiplendiğinle ilgilenirsin, onu önemser, ona karşı sorumluluk hissedersin.

Her şey yolunda giderken, baldan tatlıdır bu “sahiplenme” durumları.

Ama o senden ayrılmak isterse, ya da ilk günlerdeki tutkusunu kaybederse…

Ateşin söndüğünü farkedersen…

O zaman biber gibi yakıcı da olabilir sahiplenme duygusu.

Hiddetlenip, ona verdiğin emeğin karşılığını istersin…

Hem de fena halde.

O güne kadar yaptığın her iyiliği başına kakarsın.

“Ben sana sadık kaldım, senin için şunu yaptım, bunu yaptım” vs…

“Bunu bana nasıl yaparsın?”

“Niye o ilk günlerdeki gibi aşık ve tutkulu davranmıyorsun bana?”

Bu krizler yaşanır…

Onu kaybetmekte olduğunu bildiğin için üzülüyorsundur o sırada.

Bu yüzden, hiç düşünemezsin :

Duyguların hesabı sorulmaz aslında…

Ne aşık biri “sen nasıl aşık olursun” diye sorgulanabilir,

Ne de çekip gitmek isteyen biri “bana olan aşkın nasıl biter” diye…

"Seni sonsuza kadar ilk günkü gibi seveceğim" diye yemin edemez hiçkimse.

Duygular değişkendir, kaypaktır.

Güzel olan tabii ki iki kişinin birbiri için aynı anda aynı şeyi hissetmesi.

Eğer birinin duyguları değişir, ateşi sönerse, diğeri için üzücü olur bu durum…

Ama bir şeyi farketmek gerekir bence…

Aslında kimse, kimseye karşı “borçlu” ya da “suçlu” değildir.

Kimse, kimsenin yanında sonsuza kadar kalmak zorunda değildir.

Keşke herkes dürüstçe duygularını ifade edebilse…

Suçlanmayı, borçlu addedilmeyi, çevreden gelebilecek tepkileri göze alacak kadar cesareti olsa herkesin.

Belki de karşısındakini üzmemek için açık açık söyleyemiyor, “artık seni istemiyorum” diyemiyor insanlar…

Davranışlarıyla belli ediyorlar bunu.

İnsanın bütün alıcıları, sahiplendiği kişiye dönüktür zaten…

Onun aklını okur.

En ufak davranışının altındaki anlamı bilir.

İçinde bulunduğu hali de gayet iyi anlar aslında…

Ama içgüdüsel olarak anlamazlıktan gelir.

Bazen duygu sömürüsü yapar, bazen saldırganlaşır, düşmanlaşır, bazen de kıskandırma oyunlarıyla misillemeye girişir.

Bu stratejilerle belki bir süre daha ilgisini çekebilir sahiplendiğinin.

Yani “onu elinde tutmakta” kısmen başarılı olabilir.

Ama sonunda mutlaka tarih tekerrür edecektir.

O, bir kez “sıkıldıysa” ve gitmeyi düşündüyse, bir gün mutlaka yine gidecektir.

Bir kez “aldattıysa” sözgelimi, bir gün mutlaka yine aldatacaktır.

Onu elinde tutmak için sürekli mücadeleyle geçen bir hayatsa çok yorucu ve gurur kırıcı olacaktır.

Bunun için, birinin benden gitmek istediğini, bana ilgisini kaybettiğini anlarsam eğer, bütün bunlara mahal vermem.

Ben giderim.

Hemen uzarım… Hemen.

Hiç zaman kaybetmeden.

Ne kimse zora girsin, ne de kimsenin gururu kırılsın.

Bence en doğrusu bu.

Yoksa, ya birbirini bağlayıp mahkum ediyor,

ya da birbirini silip yokediyor insanlar.

Onlardan olmak istemem…

Hayat, ne kendime, ne başkasına zehir edilmeyecek kadar güzel…

Deniz Ugur içinde yayınlandı | 2 Yorum